NİLÜFER

İstanbul, 1 Mayıs 2021- Zoom görüşmesi
Söyleşi: Ülker Uncu

Nilüfer bize hayatını anlatır mısın? Nerede doğdun? Nasıl bir çocukluk geçirdin? Nasıl bir ailede büyüdün? 
Ben 1980 yılında Trabzon’da doğdum. Aslında Trabzon ile bir ilgim yok. Doğum sırasında dönmediğim ve normal doğum imkânsız olduğu için sezaryenle doğmuşum. Rize Pazar’dan Trabzon’a acil bir biçimde gitmişiz. Orada köy koşullarında sezaryenin çok daha nadir olduğu bir ortamda, bir zamanda doğmuşum. Ailem o dönem Rize’de yaşıyordu. Babam memurdu, annem ev hanımı idi. Annem babam, ikisi de aynı köyden. Rize’nin Pazar ilçesine bağlı bir köy. Dolayısıyla iç içe geçmiş iki aile var. Benden iki sene sonra ikiz kız kardeşlerim doğdu. İlkokul 3. sınıfa geçerken İstanbul’a taşındık. Babamın İstanbul’a tayini çıktı. Vergi Dairesi Müdür Yardımcısı oldu. Birlikte İstanbul’a göç ettik. Tabii ki çok ciddi bir kültür şoku oldu bu. 
Orta sınıfın olduğu bir semte, Bakırköy’deki lojmana taşındık. Kırsal bir yerden büyük şehre gelmek hepimiz için zor oldu. Çok daha dışa dönük, özgüven sahibi bir çocukken sudan çıkmış balık gibi oluyorsun ve kaynaşmış bir sınıfa gidince dışarıda kalıyorsun. Bir de anlamlandıramıyorsun. Hep bir kıyaslama oluyor. Kendini köylü gibi kodluyorsun ve bu çok negatif bir şey. Zaten bütün toplum sana bunun böyle olduğunu anlatıyor. O yüzden 4 kardeş olmaktan, evimize çok insanın gelip gitmesinden hep utanırdık. Köylü bir aile olunca çok ekmek yiyorsun. Merkezi bir yerde olduğumuz için hakikaten misafirimiz hiç eksik olmuyordu. Her gün beş ekmek falan alınıyor. Bundan dolayı inanılmaz utanıyordum. Bütün kardeşler ve ben birbirimizden habersiz bir strateji geliştirmişiz: Bakkala gidip beş ekmek alırken “Üçünü bize, ikisini komşumuza alıyoruz.” diyoruz. 
Farklılığı sürekli hissederek yaşıyorsun. Yazın köyde 3 ay kalıyorsan şiven koyulaşıyor, hemen fark ediliyor. Okulla birlikte toparlıyorsun, sonra Eylül başında en baştan alıyorsun. Okulda sesli okuma yaptırmalarından nefret ediyordum. Çünkü şivem kendi kulağımı tırmalıyor, bir yerde bir yanlış yapıyorum ama nerede yapıyorum diye düşünüyordum. Tam bir farkındalık da yok. Sadece duygular, kodlar var. Şöyle bir anekdot hatırlıyorum: İstanbul’a gitmeden önce İstanbul’da yaşayan kuzenim diyor ki: “Orada her şey çok çok farklı. Bir sürü şey sana değişik gelecek. Bak orada de’li da’lı konuşma!” Ben böyle düşündüm, düşündüm: “Dayıma ne diyeceğim?” Dert etmişim yani o kadar mı sıkışacağız diye. Dayının içinde de “da” var ne de olsa.
Babam eğitim meselesine çok önem verdiği için kendi koşularını zorlayarak bizi İngilizce öğrenelim diye bursla İSTEK Vakfı Bilge Kağan Lisesi’ne gönderdi. Tabii özel okulda o makas iyice açıldı. Seni aynılaştırmaya çalışan bir sistem var ama eklenmen çok zor. Neyse ki bana benzeyen yine memur çocuğu bir arkadaş buldum. Oradan biraz kurtardığımı düşünüyorum. Birbirimize dayanarak ve farklı olmanın bir erdem olduğunu hissederek, birbirimizi besleyerek geçirdik o yılları. Ortaokul ve lise yıllarında herkes tek tip giyiniyor, tek tip konuşuyor. Sen onun dışında kalınca alien muamelesi görüyorsun ve onun dışında kendini var etmek hakikaten zorlayıcı. Ama bir biçimde yaşamda kaldık.
Bu arada erkek kardeşim 91 yılında İstanbul’da doğdu. Liseden sonra Mimar Sinan Sosyoloji’yi kazandım. Ailenle aynı şehirdeki üniversiteyi kazanmanın kötü bir fikir olduğunu sonradan anladım. Aile yanında gidilen üniversite, üniversite değildir. Ama bir şekilde geçti üniversite yılları.

Sosyoloji’ye isteyerek mi girmiştin?
Sosyolojiyi biraz biliyordum ama çok iyi bildiğimi söyleyemem. Babam işini devam ettireyim diye maliye ya da kamu yönetimi yazmamı çok istedi. Sosyoloji birinci tercihimdi. En başa onu yazayım da diğerleri artık kısmet diye bakıyordum. Neyse ki o oldu. 

Laz kimliğini sahiplenmeye üniversite yıllarında mı başladın?
Mimar Sinan’da üniversiteye giderken Birol’un (Topaloğlu) albümü çıktı. Ve o albüm benim için ve çevremdeki pek çok kişi için çok ciddi bir kırılma noktası oldu. Lazlığı kendi köyümüze özel bir şey olarak algılıyorduk. Elbette daha büyük bir şey olduğunu biliyor, ama onun altını dolduramıyorduk. Popüler kültür dünyasında Lazlar aşağılayıcı stereotiplerle yansıtıldığı için o kimlikten mümkün olduğunca kaçmaya çalışıyorduk. Ortaokuldayken sürekli fıkra anlattığımı hatırlıyorum. Kendimi ancak öyle var edebileceğimi düşünüyordum, sempatik olursam Lazlığın gideri var. Çünkü Laz olduğum ortada, aksanı yok edemiyorsunuz. Tabii bunu sonradan fark ediyorum. O albümle birlikte Lazcanın sözlü bir dil olmanın ötesinde yazılabilir olduğunu görmek çok çarpıcıydı. Birbirinden farklı lehçelerin olduğunu biliyorduk. Ardeşen ve Hopa farklıydı. Ama Lazcanın ne kadar yetkin bir dil olabileceğini hayal edememiştik ve albümde bunu görmüş olduk. Bizim köyde tulumdan başka bir müzik aleti duymamıştım. O da düğünlerin son yarım saatinde çalan bir şeydi. Tulumcu bulmak çok zordu. Teşvik edilmediği için gençler ilgi duymuyordu. Karadeniz müziği diye duyduğumuz müzik TRT sanatçıları Kâmil Sönmez, Süreyya Davulcuoğlu’nun müzikleri idi. Lazca zaten evde konuşulan bir şeydi. Laz kültürünün şehirde hiçbir karşılığı yoktu. Birol’un albümüyle ciddi bir kırılma oldu ve bir merak oluştu.
O günlerde Özgür Üniversite’de Lazca atölyesi açıldığını duyduk. Kuzenim ve Elif ve Yasemin (ikiz kardeşleri) ile o atölye gittik. Birbirini tanımayan Lazları, Lazca yazılmış dergileri gördük. Zuğaşi Berepe ile tanıştık. Orada bir kültür hareketiyle tanıştık. Laz kimliğinin itibarının geri verilmesi bizi çok heyecanlandırdı. Birol ile tanıştık. Çok şey değişti. Birol’un Kardeş Türküler ile ilişkilenmiş olması onu lokal bir yerden çıkarmış oldu. Erkan Oğur ile Grup Yorum ile çalıyordu. Evrensele açık bir müzikti bu. Uluslararası radyolarda şarkılarının çalındığını duyuyorduk. Bütün bunlar bizde o kimlik meselesini yeniden kurmak için bir vesile oldu. Hem zihnimizde hem hayatlarımızda. Orada tanıştığımız insanlarla birlikte üretim yapmaya başladık. Horon atölyeleri yaptık, sahnede horon oynadık. Sonra Ayşenur (Kolivar) sayesinde 2001 yılında Dalepe Nena’yı kurduk. O çok önemli bir şeyi kattı hayatımıza. Grubu hiçbir zaman profesyonel hâle getirmedik. Hayatımızda yandan yandan götürdüğümüz bir çalışma oldu. Kadınlarla birlikte üretim yapmak çok güzeldi. Dalepe Nena, karma bir grup olsaydı iki sene içinde dağılırdı muhtemelen ama birbirlerinin sesini bastırmayan insanların bir arada müzik yapması çok acayip bir duygu bence. Grupta da kimsenin yüksek egosu yoktu. Sonrasında Mine’nin (Kalaycı-2017 yılında vefat etti) aramızdan ayrılışı ile duygusal olarak biraz dağıldık. Hâlâ bir aradayız, görüşüyoruz ama o burukluğu atamadık, birlikte müzik yapmaya başlayamadık, ama istiyoruz. Çünkü Mine yapmamızı isterdi ona inanıyorum. O yüzden şu pandemiden sonra bir toparlayalım inşallah yine yaparız.

Boğaziçi Üniversitesi’nde de sunumlar yapmıştınız yanlış hatırlamıyorsam.
Ayşenur ile okumalar yapıyorduk. İşin kimlik kısmına dair kafa yoruyor ve okumalar yapıyorduk. Bir yandan da Ender Abadoğlu ile yapısal okumalar yapıyorduk. Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’ne sunum yapmıştık Lazlar ile ilgili. İyi cesaret etmişim o zaman. Sunum güzel olmuştu. Birisine anlatırken o kimliğin, o kültürün yapısını daha iyi anlıyor insan. Hiç unutmuyorum, coğrafi bir şeyler anlatıyordum. Birisi demişti ki: “Nasıl yani? Sizde sokak yok mu?” Ben de o zaman aydınlanmıştım, hakikaten bizde sokak diye bir şey yok. Evlerin arasında yollar bağlantı yolu gibi. Sokak diye bir şey yok. 

Üniversiteden sonra neler yaptın?
Okulu bitirdikten sonra uzun yıllardır İngiltere’de yaşayan kuzenim dedi ki: “İstiyorsan okuldan sonra bir ara ver, gel burada takıl, ne yapmak istediğine karar verirsin. İngilizceyi biraz daha oturtursun.” Tabii müthiş bir teklif. Onların yanına yaşamaya gittim. Dil kursuna gittim. İngilizce öğrenmiştim ama pratik yapmak iyi olacaktı. Tabii Türk parasıyla orada okula gitmek çok lüks bir şey. O yüzden çalışmak istedim. Önce birkaç tane Türk lokantasına gidip süründüm. Kürt düğünlerinde servis yaptım. Baktım bu olmayacak. McDonald’s’a girdim ve kurumsal hayata girişim böyle oldu!

McDonald’s’ta çalışmak daha mı rahattı?
Türk lokantaları illegal iş yaptıkları için sömürü had safhada oluyor. McDonald’s’ta en azından ne aldığım belli, senden beklenen şey net. O yüzden çok rahattı. Para kazanıp arada 25 Euro’ya uçak bileti alıp Avrupa'ya seyahat yaptım. McDonald’s paspası yapıp hafta sonu Fransa’ya, İspanya’ya gittim. Yıllar sonra Klemuri Lokanta’yı işletirken Londra’ya gezmeye gittiğimizde o McDonald’s’a uğradım yine, bu kez lokanta sahibi olarak gitmek pek havalı olmuştu doğrusu. 

İki yıl az bir zaman değil. Sonrasında da orada kalmayı düşünmedin mi?
İngiltere’de nasıl birisi olduğumu fark etme şansım oldu. Çok çok iyi geldi. Ama orada kalmak istemedim. Kalsaydım hizmet sektörünün ötesinde bir yerde çalışma imkânım yoktu. Daha yaratıcı şeyler yapabileceğimi hissediyordum. En azından kendi yeteneklerimle örtüşen bir iş alanında kendimi denemezsem hep bunun pişmanlığını duyacağımı hissettim ve o yüzden hiç İngiltere'de kalmayı zorlamadım. 
O dönemde Refika (Kadıoğlu) ve Birol bir festival organizasyonuna girişmişlerdi. Ama henüz her şey çok belirsizdi. Bir festival için sponsorluk almışlardı. Kabaca program da belli. Ama kim yapacak, nasıl olacak? Bunlar belirsizdi. Refika ve Birol dışında kimse yok ortada. Bir de ortada küçük bir çocukları var. Kız kardeşlerim ve bana dediler ki: “Bize gönüllü olarak destek olur musunuz?” Zaten ben de boştaydım ve köydeydim. Kolları sıvayarak giriştik ve çok çok keyif aldım. Yapmak istediğim şeylere yakın bir iş olduğunu gördüm. Orada kendimi var edebildiğimi düşünüyorum.

Kaç senesiydi bu?
2006 yılıydı. Festival 10 yıl sürdü. Kimlik alanında yapmak istediğim şeylerle örtüşen bir organizasyondu. Müzik, kültür… Beni heyecanlandıran işler. Laz kültür hareketinin de bir biçimde takipçisi idik. İlk yılı bir şekilde atlattıktan sonra ikinci yıl Refika “Biz bu işi profesyonel biçimde devam ettirmek istiyoruz. Sen de bizimle çalışır mısın?” dedi. Tam o sırada başka bir iş teklifini değerlendiriyordum. Sabah gazetesinde internet gazeteciliği ile ilgili bir görüşme yapmıştım ve olumlu olmuştu. İki işin arasında kaldım ve organizasyon işinde devam ettim. İyi bir tercih yaptığımı düşünüyorum. 

 

Karadeniz’de festival organize etmek çok ilginç bir deneyim. Benim takip ettiğim kadarıyla Karadeniz'in kültürel çeşitliliğine vurgu yapan böyle bir festival yoktu. Karadeniz’de festival organize etme deneyimini biraz daha anlatır mısın? 
Güzel bir soru sordun, gerçekten o çok can alıcı bir deneyimdi. Başlarken Karadeniz’in bir sürü sinir ucuna dokunacağımızı bilmiyorduk. Kültürel bir işin ne kadar politik bir şey olduğunu çalışmalar başlayınca anladık. “Ne var ki? Lazca şarkı söyleyeceğiz. Köyde küçük, mütevazı bir horon oynayacağız.” diye bakılıyordu başta. Sonra bir baktık bütün Karadeniz ayağa kalktı. Bürokrasi ile ilişki kurmanın ne kadar zor olduğunu gördük. Ama daha da çarpıcı olan şuydu: Türkiye’deki sol hareketin ne kadar milliyetçi ve muhafazakâr olduğu gerçeğiyle yüzleştik.  Festival Amerika’daki bir The Christensen Fund’dan fon alınarak düzenlenmişti. Bu konu üzerinden ortam provoke edildi. Asıl dertlerinin “Biz o parayı neden alamıyoruz da onlar alıyor?” olduğunu sonradan anladık. İlk başta zannediyorduk ki hakikaten Amerika’dan bir vakfın kötü niyetleri var ve biz alet oluyoruz diye düşünüyorlar. Bir süre saf saf basın toplantıları düzenleyerek, herkesle konuşarak anlatmaya çalıştık. Bu dedikoduları çıkaran vakıflarla görüşmeye gittik. Hayır öyle değildi. Orada bir iktidar ve var olma mücadelesi vardı. Bu klasik muhafazakâr solun emperyalist söylemleri ile birleşti. Çok ciddi sıkıntılar yaşadık. Cidden tehdit altındaydık. Eğer kadınlardan oluşan bir grup olmasaydık çok daha korkunç olurdu. Kadın olunca biraz daha apolitik olarak görülüyorsun. Kürt olsak belki farklı olabilirdi. Laz kadını olunca kandırılmışlardır diye düşünüldüğü için dayak yemedik en azından. Ama gazetelere haberler çıktı. Saçma sapan iddialardan Birol ve Refika da çok kötü etkilendi o dönemde. Ve özellikle Karadeniz’de kültürel olarak alternatif bir şey yapmanın bütün taşları yerinden oynatan bir şey olduğunu gördük. Yani onlar istiyor ki sadece Seda Sayan gelsin şov yapsın, gitsin paralar ona. Ama bir şey olmasın. Böyle bir zihniyet vardı. 
Sürekli bir gerilimle geçti ama bayağı öğretici oldu. Bir de bizden sonra yapılan Arhavi, Ayder festivalleri ya da bazı köy festivallerinin bizim festivali taklit ettiğini gördük. 

Bir model oluşturmuş oldunuz.
Evet bir model oluşturulmuş oldu. Burada kültürel bir değer var ve bu aynı zamanda turistik bir değer de olabiliyor. Bunu görmüş oldular. Festival şehirde de çok büyük bir kırılma yarattı. Laz hareketinde ciddi bir bölünmeye, iktidar kavgasına neden oldu. Günün sonunda Lazlar ikiye bölündü. Bu bölünme hâlen toparlanamadı. Devlet istese bu kadar güzel yapamazdı diye konuşuyoruz. Tabii, bu tür bir işe girişince mutlaka el altından karanlık güçler de karşı çıkışları kışkırtıyor. Bizi vakıftan sponsorluk almakla suçlayanlar, sonrasında kendi derneklerini kurdular ve Avrupa Birliği’nden fonlar aldılar.
Bir yandan gençlerden coşkulu bir katılım vardı. Kendi kültürlerinin değerini gördüler ve sahiplendiler. Ama eski kuşakların sürekli suçlamaları ile uğraştık. Laz gruplar geldiğinde “Lazcı”, Laz milliyetçisi olduk. Kardeş Türküler geldi, “Kürtçü” olduk. Dedik ki, Hemşin’e gidelim, Lazlar olarak orada Hemşin-Laz çatışmasına karşı bir kardeşlik mesajı verelim. Bu sefer de “Ermenici” olduk.

Festivalin devam ettiği yıllarda başka işlerle de uğraştın mı?
Bu organizasyon devam ederken bir yandan da Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümünde yüksek lisansa başladım. O sırada birkaç başka işte de çalıştım. Birkaç sene Refikalarla birlikte festival için çalıştıktan sonra bizim lokanta konusu gündeme geldi. 

Hangi yıl açıldı lokanta?
2009’da açtık. Lokantayı açtığımızda tez yazıyordum.

Lokantaya geçmeden tezinden bahseder misin? Sen tezini sonrasında kitap olarak yayımladın. Tezin şehre yerleşen Lazların kültürel dönüşümünü ele alıyordu diyebiliriz sanırım. Şehir koşullarındaki Laz kültürünün değişimini kendi hayatından da yola çıkarak mı yazdın?
Kendi kimliğim, yaşamım, kendi farkındalık hikâyem ile de birleştirerek Laz kimliğinin değişme kırılma noktalarını anlatmaya çalıştım. Bunlar ayrıntılarda gizli şeyler. Laz kültürü ile ilişkide şöyle bir şey var: Mesela Laz böreği yaparken biz içine karabiber koyuyoruz. Ama annem bizim lokantada Laz böreği yaparken ayıp olur, insanlar “bu da olmaz ki” derler diye düşünerek karabiber koymak istemiyordu. Başkasının gözüne göre kendini yontma hikâyesi bir yerde. Müziğin ve dansın, kültürel performansların konjonktürle birlikte bir kimliğin dönüşmesinde nasıl etkili olabileceğini göstermeye çalıştım özetle. Bu anlamda Kazım Koyuncu’nun aktörlüğü üzerinde durdum. Ama müziğe gelene kadar o kimliğin tarihsel, ekonomik, politik köklerini anlamaya çalıştım diyebilirim.

Kitapta Laz müziğini de değerlendiriyorsun. Laz kültürü ve Laz müziği ile tanışman aileden mi geliyor? Evde çalınır, söylenir miydi?
Anneannem ve dedelerim erken vefat etti. Babaannem hâlâ hayatta. Onlardan şarkı, türkü duymuşluğum yok. Ama büyük dedemize köylerde şair diyorlarmış. Onu atma türkü atması için davet ederlermiş. Onun anlatısı vardı mesela. Böyle bir kültür olduğunu biz oradan biliyoruz. Teyzelerim bu konuda çok iyidir. 100 yıl önce bir düğünde birinin attığı atma türküyü hâlâ hatırlıyorlar. Öyle deli bir hafıza. Sonra Karadeniz’de çay ekimi, modernleşme ve kentleşmeyle birlikte bıçak sırtı gibi kesiliyor bu sözlü kültür. Bizim köyde kemençe çalan kimseyi görmedim ben ama varmış. Yani böyle radikal kopuşlar oldu. Sonra tabii 2000’lerden sonra özellikle Kazım’dan (Koyuncu) sonra kemençe tekrar popüler oldu. Laz kimliği ciddi bir şekilde dönüştü. Nahoş bir kimlik olarak görülüyordu, belki sempatik bir kültür olarak görülüyordu. Ama hafif aşağılanan ve alay edilen bir sempatiklikti. Zaten hep öyle olur. Bir yerde bir aşağılama varsa mutlaka bir pohpohlamayla birlikte olur. Stereotiplerin mekanizması bunun üzerine kuruludur. Şimdi havalı bir şeye dönüştü Lazlık. O havalılık da biraz ikiyüzlü geliyor bana. Bu Lazlar arasında da çok tartışılmıyor. Ben orayı kendime dert edindim. Kazım müzik alanında önemli bir şey yaptı. O kimliği daha modern, daha kentli bir yere taşıdı. Bu da bir sürü insanı çok rahatlattı ve gençlerin kimliğe ve kültüre olan ilgisini artırdı. Gençler çok hızlı bir şekilde tulum ve kemençe çalmaya başladılar. Gruplar kuruldu.
Kazım’ın Zuğaşi Berepe döneminde yaptığı müziğin, sonrasında uzlaşı ile yapılan popüler döneminden farklı olduğunu düşünüyorum. Zuğaşi Berepe çok devrimciydi. Geleneksel ezgilerin dışında kentli bir Laz olarak bir söz söylüyorsun. Şarkı söylüyorsun ve bunu rock müzik ile yapıyorsun. Geleneksel bir şarkıyı rock müzik altyapısıyla söylemekten farklı bir şey bu. Zuğaşi Berepe, uygun koşullar olduğunda Lazcayı yaşatabileceğimizi gösterdi. Bugününe dair bir şey söyleyebilmek Lazcayı yaşatabilmek demek. Daha sonra piyasa koşulları ile birleşti, insanların arzuları ve beklentileriyle birleşti. Politik bir yerden çıkarttı Laz kimliğini. Daha makul çerçeveye oturttu. “Farklı bir dil konuşuyorlar ama kötü bir niyet yok.” noktasına taşıdı. Sonraları repertuar Türkçe ağırlıklıydı ya da Gürcüce gibi farklı diller ile bir arada söyleniyordu. Bu durum güvenli ve konforlu bir alana konumlanmalarına yardımcı oldu diye düşünüyorum. Her zaman Kürtçeye, Kürt kimliğine bir mesafe vardı bence. Hiç konuşulmamış bile olsa bu mesafe bir kıyaslamayı getirmiyor mu? Kazım burada dengeleri korudu ve bir çizgi oturttu diye düşünüyorum. Sonrakiler de ambulansın peşinden giden arabalar gibi o kanaldan devam etti.

 

2009 yılında Beyoğlu’nda Klemuri Lokanta’yı açtınız. Buradan devam edelim mi? 
Beyoğlu’nda babamın ortak olduğu bir kafe vardı. Ama bizim bir işletme deneyiminiz yoktu. Babam sadece ortaktı, kuzenim işletiyordu. Onlar iflas ettiler. Dükkân çok uzun süre boş kaldı. Çok da güzel bir yer. Bir dürümcüye vermeyi düşündüler ama o güzel mekâna yazık olacaktı. “Biz bir şey denesek.” dedik. Babam da sağ olsun, girişimciliği her zaman destekleyen birisidir. Kendisinin de girişimciliği dillere destan. İşi bilmememize rağmen bize güvendi, destekledi. Elif’le giriştik o dönem bu işe. Yemek meselesini öğrendik yavaş yavaş.    
Dükkânı açtık, 2 ay sonra da evlendim. İlk 2 sene bayağı zor geçti tabii. Bir işletmenin nasıl yapıldığını anlamaya çalıştık. İki genç tıfıl kadın olarak ciddiye alınmıyoruz. Aşçılar bizi parmaklarında oynatıyor, bayağı sömürüldük önceleri. Sonra bizim ne yapmak istediğimizi biraz anladık ve iki kadın aşçı bulduk. Tam bizim yapmak istediğimiz mutfağa göre bir menü yaptılar, işleri bayağı oturttuk. Hiç fena bir yere de gelmedi. Ancak, ileriki yıllarda Beyoğlu’nun durumu altüst oldu. Bu süreç dükkân önündeki masa sandalyelerin kaldırılması ile başladı, Gezi dönemi geldi ve sonrasında bombalar patladı. Bu süreçte maddi olarak göçtük. Elif evlendi ve Rize’ye taşındı. Yasemin (ikizlerden diğeri) ve eşim yardımcı oluyordu lokantada. Yasemin Akbank Sanat’ta çalışıyordu, işini bırakıp lokantaya yardım etmeye başladı. Bu arada oğlum Miro doğdu. Miro doğunca ben lokantacılık işinden geri çekildim.

Sizin lokantaya birçok kez geldim. Taksim’de Karadeniz yemekleri yapan birçok yer vardı. Ama sizinki Laz kültürüyle, Karadeniz kültürüyle ilişkili bir yer idi. Yani orası bir lokantadan çok kültürel bir buluşma ortamı idi bana göre. Bir sürü tartışmanın, etkinliğin olduğu bir yer oldu. Öyle kurgulamış mıydınız bilmiyorum ama öyle gelişti.
Hiç kurgusunu yapmadık ama orası bizim gibiydi. Nasıl bir yanımız köylü, bir yanımız kentli ise, nasıl sadece Lazlıktan değil, başka kültürlerden de besleniyorsak orası da öyle bir yer oldu. Menüyü Antakya mutfağı ile birleştirdik mesela. Rembetiko konserleri de oldu. Aslında lokanta biraz Laz kültürü ile mesafe almamıza neden olmuş olabilir.

Niye öyle diyorsun?
Bir yaylada muhlama yemiş insanlar onun aynısını bizim lokantada yemeyi bekliyordu. Oysa o tat, bir sürü bir şeyle birleşiyor: manzara, atmosfer, oradaki peynir, hava, hatta oradan geçen teyze... Bunların birleştiği bir hissi oluyor yayladaki muhlamanın. Oradan gelen tereyağı ve peynirle aynı muhlamayı yaratmamız, o beklentiyi karşılamamız bekleniyordu ama bu imkânsız. Biz onların otantiklik beklentisini karşılayamıyorduk. Kentli kadınlar olarak başka şeyler yapıyorduk. Bir grup geliyor, birisi diyor ki “Bir tulum şişirsem olmaz mı?”, “Başka misafirlerimiz var, isterseniz kapanışa doğru yapalım.” diyerek idare etmeye çalışıyorduk. Laz grupların beklentileri çok farklı olabiliyordu. Biz hibrit bir yerde durmayı tercih ettik. Öyle olunca bizim gibi Lazlar gelmeyi tercih eder oldu. Herkese ayak uyduran esnaf olamadık.

Miro ne zaman doğdu? 
5 Aralık 2014’te doğdu. 

Seninle yapılan söyleşileri izledim. Uzun süre normal doğuma hazırlanmışsın ama sezaryenle dünyaya gelmiş Miro. 
O dönemde normal doğum meselesine bir sempati vardı, hâlâ var. Sezaryen neden bu kadar yaygın diye kafa yoruyor insan. Bu sadece fiziksel değil, aynı zamanda politik bir şey haline gelmişti. Görüştüğüm herkes bir biçimde sezaryen ile doğuruyordu ve hepsinin de çok haklı bir gerekçesi vardı. Ama bu kadar çok sezaryen doğal olamaz. Dolayısıyla buna direnmek lazım diye düşünerek normal doğum yapmaya ikna oldum. Bununla ilgili kurslara gittim. Orada daha çok ikna oldum. Bedenimiz buna elverişli. Her şey yolunda giderse neden olmasın? Ama sonra Miro karnımda dönmedi ve normal doğumun bu durumda riskli olacağı söylendi pek çok doktor tarafından. Türkiye’de çok az doktor ters gelen bebekleri normal doğumla doğurtuyor. İmkânsız değil ama büyük paralar dökmek lazım. “O kadar zorlamaya da gerek yok.” diye düşündüm. Şimdiki aklım olsaydı normal sancı başlayana kadar beklerdim. Ama doktorlar “Ya çok hızlı gelirse, ters bir şekilde kanala girerse, ayakları önce girerse sıkıntılı olur.” diye korkutuyorlar. Ve bir hafta önce doğurdum. Bu normal akışı bozan bir şey, süt sonradan geliyor mesela. Öte yandan normal doğum çok sınıfsal bir şey hâline gelince bu sefer sezaryen tu kaka ediliyor. Anneler sezaryene yenik düşmüş gibi hissediyor, başaramamış gibi hissediyor. Şimdi düşündüğümde aslında bununla da barışık olmalıymışım diyorum.
Daha önce bir sürü çocuk mamayla büyüdüğü hâlde mama yedirsen zehir veriyormuşsun gibi hissettiren bir noktaya gelebiliyor bu konular. Bazı kitaplarda 3 saatte bir emzirmek gerektiği söyleniyor. İlk başta o kadar yoruldum ki emzirirken. Oysa her çocuk farklı. Bazıları sürekli emmek istiyor, bazıları daha seyrek. Ben sütüm gelsin, sütüm artsın diye çok uğraştım. Bütün günüm emzirmek ya da süt sağmakla geçiyordu. Aylarca sırt ağrısından kurtulamadım. 

Miro kaç yaşında şimdi?
Altı buçuk olmak üzere. Okula başlıyor bu sene. Miro 16 buçuk aylıkken meme kanseri olduğumu öğrendim. Zor bir dönem geçti. Sekiz ay kadar sürdü. Önce kemoterapi, sonra ameliyat… Ardından radyoterapi uygulandı. İlaç kullanmaya hâlâ devam ediyorum. Üç yıl kadar 3 ayda bir iğne oldum ve o beni geçici olarak menopoza soktu. Miro 3 yaşına gelene kadar kendim baktım evde. Biraz büyüdükten sonra onu kreşe yerleştirdim. Ekonomik olarak da ciddi bir sıkıntıya girdik dükkân sallantıda olunca. Devretmeye çalıştık ama çok uzun bir dönem devredecek kimseyi bulamadık. 

Ben yine araya gireceğim. Doğum yaptıktan çok kısa bir süre sonra Miro bir buçuk yaşındayken göğüste kitle olduğunu fark etmişsin. Bu dönemi biraz anlatır mısın? Yeni bir anne olarak kanser olduğunu öğrenmek nasıl bir şeydi? 
Aslında benim o kitleyi fark etmem daha önceye dayanıyor. Annem de meme kanseri geçirmiş olduğu için temkinliydim o yüzden hamilelikte fark ettiğim kitleyi hep takip ettirdim. Ama o süreçte gittiğim doktorlarının hemen hepsi “Kötü bir şey değildir. Süt bezesidir, emziren kadınlarda zaten meme kanseri görülme riski epey azalıyor.” dedi. Emzirme döneminde de kanallar dolu olduğu için görüntüleme zor oluyor. Emzirmeyi azalttığım dönemde anlayabildiler anca. Çok hızlı bir şekilde tedaviye başladım. Miro 16 buçuk aylıkken bir gecede emzirmeyi kesmek durumunda kaldım. Sonra kemoterapi süreci başladı. Tabii ki o dönemde ailem destek oldu. Miro’ya babası baktı. O dönem boyunca tedavim elverdiği sürece bakımına devam etmeye çalıştım. Hayatımdaki her şey altüst oldu. Ama bir yandan da kendini dinleme ve kendine acıma lüksün kalmıyor. Çünkü çocuk senden bakım bekliyor, seninle oyun oynamak istiyor. Miro’nun toparlanmama çok yardımcı olduğunu düşünüyorum. Beni çok zorlayan bir çocuk değildi. Sonrasında da ekstra hassas ve empati yeteneği kuvvetli bir çocuk oldu.

Miro senin hastalığının farkında mıydı o zaman?
Çok küçük olduğu için detaylı anlatma şansım yoktu. Ama bir biçimde bir hastalık var ve olağanüstü bir şey olduğunu çok net bir şekilde anlıyor tabii ki. Saçlar dökülüyor, onla ilgilenilmiyor, güçsüz oluyorum filan. Ama böyle uzaktan sezgisel bir şey gelişti. Mesela yorgun olduğum zamanlarda hiç talepkâr olmuyordu. Ameliyat süreçlerinde çok yardımcı oldu. Uzun süre hiç yanıma yanaşmadı, kollarımda direnler varken gelip dizlerimden öpüyordu. Yani çok tatlıydı. Bir şekilde birbirimizi idare edebildik galiba. 

Ameliyat seni nasıl etkiledi? 
Memelerimin alınması bedensel bütünlüğümü bozan bir şey oldu. Tedavi süresince çok fazla kişiyle yüz göz olmasam da hayatımı devam ettirmeye çalıştım. Yani sosyal hayatıma olabildiğince devam ettim. İlk başta saçlarımı kapatıyordum. Ama sıcaklar artınca bandana takmak zor oldu. Sonra dedim ki: “Niye ben bunu takıyorum, kimin gözü için bunu yapıyorum? Böyle de iyiyim.” Zaten kendi görüntüme alışmış gözüm. Çıkarttığımda çok daha rahat ettim. Yine makyajımı yapıyordum. Süslü birisi olduğum için onu sürdürdüm ve olabildiğince arkadaşlarımla dışarıda görüşmeye devam ettim. O iyi geldi bana.

Hastalığı atlattıktan sonra tekrar işe mi başladın?
Bir şeyler yapmak istiyordum, evde kalmış olmaktan çok yoruldum, sıkıldım. Bir arkadaşımın içerik yazma şirketi vardı. Onlara yazı yazmaya başladım. Blog’lar için çok alakasız konularda yazı yazıyorlardı. Motosiklet ceketleri hakkında bile yazmışlığım var. Bu çok hoşuma gitti. Miro’yu kreşe veriyordum. Starbucks’a oturup yazı yazıyordum. Ciddi bir para kazanmıyordum ama iyi hissediyordum. Ardından, bir reklam reklam ajansında medikal yazar olarak işe başladım. 2 yıl kadar orada zorlanarak çalıştım. Çince bilmeden Çince yazı yazmak gibi bir şeydi bu. Tıp literatürü gerçekten bambaşka. Ama yine de içerik yazma deneyiminden antrenmanlı olduğum için bir biçimde adapte oldum. İki yıldır da bir kamu kurumunda çalışıyorum. Belki de ilk defa kendi alanımla doğrudan ilişkili bir işte çalışıyorum. Doğrusu, hayatım boyunca hiçbir işim diğerine referans olmadı. Hepsine sıfırdan başladım. Hiçbir kariyer çizgim yok diyebilirim. Bu işten sonra da bambaşka bir işte bulabilirsiniz beni.

 

Kolay gelsin, çok teşekkürler Nilüfer.  

 

Adrie Güneşin İpek Kifah Neyruz
                   
    Nilüfer Vahide